Kulak ver Karanlığın esintisini duyuyor musun? Ben garipçe şu talihime bakıyorum, ümitsizliğe alıştım
Kulak ver Karanlığın esintisini duyuyor musun?
Gecede, şu an bir şey geçiyor Ay kızıl ve karmaşık Ve her an düşme korkusu yaşanan bu damda Bulutlar yaslı kalabalıklar gibi Sanki yağmurun yağacağı anı bekliyor
Bir tek an Ondan sonra hiç Bu pencerenin arkasında gece titriyor Ve yeryüzü Geri kalıyor dönüşünden Bu pencerenin arkasında bir bilinmeyen Beni ve seni bekliyor
Ey baştan ayağa yeşil olan sen Ellerini, yakıcı hatıralar gibi benim aşık ellerime bırak Ve dudaklarını, sıcak bir his gibi senden benim aşık dudaklarımın okşayışlarına teslim et
Rüzgar bizi kendisiyle götürecek Rüzgar bizi kendisiyle götürecek
Uzuuuuun, upuzun zamandır gelemediğim blogum ve okuyan sizlere günaydın.
Sabahın bu saatinde pencereden dışarı baktığımda gördüğüm kar manzarası yine yeniden yazma hevesi verdi bana.
Hangi konuda yazsam bilemiyorum ama ruhumuzu sıkmadan, somurtmadan, sanki hayat umurumuzda değilmiş gibi kahkahalara da gerek duymadan hatta belli belirsiz tebessüm iliştirdiğimiz bir yüz ifademiz olsun istiyorum yazımı okurken. Çünkü bu kar yağışının inceliğine, naifliğine böylesi yakışır.
Deeeee ben konu bulamadım ya, bu kadar özelliklerin hepsini taşıyan.
:)))))...
Dinlediğim güzel bir Sezen Aksu şarkısını paylaşayım en iyisi.
Sabahımızın dinginliğine gelsin...
"Köz..."
Diyor Sezen Aksu...
"Halimiz darma duman...
Sırrını gel çöz...
Sönmeyiz de ah inceden ...
Tüter oluruz KÖZ..."
Yine yüreğe dokunan, insanın içini inceden etkileyen güzel sözler.
Gripppp...
Benden uzak dur...
:))))))))
Aşımı dün itibariyle oldum.
Değer doğrusu
Bugün kolum kötü ama grip olmak kadar kötü değil.
:)))
Tavsiye ederim efenim herkes grip aşısını olsun...
Hazırladığım pek çok projede mevsimleri konu almışımdır hep...
Aynı ağacın dört mevsimini grafiksel bir anlatımla kitap-katalog haline getirmiştim Ankara Olgunlaşma Enstitüsü Grafik ve Fotoğraf Alanından mezun olurken...
Hikayem o kadar da ilginç mi bilmiyorum ama benim için değişik bir deneyimdi…
O karda kışta gidip güzel bir gelin gibi salınan iğde ağacımın fotoğraflarını çekmek, kuru dallarının üzerine tünemiş kuşları yakından pozlamak için defalarca deklanşöre basmak her gün acaba bugün ne değişiklikler var diye izlemek, bir 2011- Eylül Ayından, 2012 - Haziran Ayına kadar rutinim olmuştu.
Karların altında gördüğüm kuru dalların bahara ulaştığımızda minik minik yapraklarını görmek ayrı bir zevkti. Ve gün gün büyüyen, gittikçe çoğalan yaprakları görüntülemek…
Yaza geçerken çok güzel kokuları olan o "İğde Yeşili" dediğimiz kendine has renkleriyle zarif yaprakların arasından gördüğümüz minik çiçekleri ise mutlulukla izledim. Yaz o mis kokulu çiçeklerin meyveye dönüşmenin başlangıcıydı İğdede.
Sonbaharda ise olgunlaşan iğdelerin tadı muhteşemdi. Önce yeşil, sonra hafiften sarı ve en sonunda turuncu-kızıl kahve renkleri ile çok güzel görünüyorlardı ve llezzeti ise bambaşkaydı.
Sitenin bahçesindeki bu güzelliği öyle benimsemiştim ki o artık benim "iğde ağacım" olmuştu. Bir yıl sonra baharda budandığında ise gidip naaptınız güzelim "İğde AğacıMa" haa naaptınız?!!!! Diyesim gelmişti site yöneticisine.
Ama hayat öyle güzel bir öğretmen ki...
Canlılar için daha iyiye ve daha güzele ulaşmak demek;
biraz eksilmek, biraz üzülmek, biraz budanmak, biraz sivri duygularını törpülemek, biraz içe dönmek, biraz dolmak dersini veriyor bize...
Ben mevsimleri bir ağaçta güzelim "İğde Ağacımda" böyle yaşattım...