Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.
Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme.
Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı?
Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme.
Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru.
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme.
Ey ay, felek harab olmuş, altüst olmuş senin için...
Bizi öyle harab, öyle altüst ediyorsun, etme.
Ey, makamı var ve yokun üzerinde olan kişi,
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme.
Sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan.
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme.
Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan.
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme.
Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer;
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme.
Ey, cennetin cehennemin elinde oldugu kişi,
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme.
Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize,
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun, etme.
Bizi sevindiriyorsun, huzurumuz kaçar öyle.
Huzurumu bozuyorsun, sen mahvediyorsun, etme.
Harama bulaşan gözüm, güzelliğinin hırsızı.
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme.
İsyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil.
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme.
Bu gecenin konusu fotoğrafta gördüğümüz gibi SÜTLAÇ...
***
Öğlen saat 14:00 dan bu saate yani saat 22:00 ye kadar bir sütlaç nasıl pişirilemez ibretlik öyküsünü anlatıyim.
Uzun, hatta baya baya uzun bir aradan sonra sütlaç pişirmeye karar verdim.
Malzemelerimi tedarik edip işe başladım.
Tabii uzun süre pişirmeyince ölçülerini unutmuşum.
Hep kaseyle ölçtüğüm pirinci bir çay bardağıyla ölçünce işler karıştı. Kaynat, kaynat, kaynat bi şöyle toplamadı kendini. Belki tabaklara pay edilip soğuyunca güzelleşir umuduyla tabaklara koydum.
Ama daha koyarken pirinçler ayrı yerde, şekerli sütü ayrı yerde :))))
Aiyhhhh rezillik.
Bunca senenin annesiyim evimin, mutfağımın kadınıyım böyle bir acemilik görmedim.
:))
***
Bitti mi?
Elbette hayır.
Soğuyunca da süt ve pirinçlerin bir türlü kavuşamadığını görünce
sütlacımı adam etmeye inatla karar verdim.
Yemekten sonra yeniden pirinç yıkarsın, yeniden tencereye koyarsın.
Kaynamak üzere kısık ateşte ocağa koyup, fırının saatini ayarlayıp, (sözüm ona alarm çalacak ya?)
eline telefonu alıp geçersin televizyonun başına.
Bir yandan telefon elinde avare avare dolaşıp
diğer yandan "Erkenci Kuş" u
seyretmeye dalarsın.
Ocağın alarmını hiç duymadığın gibi ocakta pirinç kaynadığını da unutuuur gidersin...
:)))
***
Bitti mi?
Elbette hayır.
:))))
Bir ara koku gelmiş annacııımın burnuna.
"-Betül sütlaç nooldu?
sorusuyla bir anda sanal dünyadan gerçek dünyaya döndüm.
Fırladım ocağın başına.
Pirinçler kısık ateşte suyunu tamamen çekip püremsi bir hal almış.
Fakat dibini sarıp yanmamış da.
Bildiğin cips gibi tabanı kurumuş değişik bir evreye geçmiş.
:)))
Tam bu pirinçten de umudumu kesicekken sıcak su dökünce yumuşayıp ezildiğini fark ettim.
:))))
***
Bitti mi?
Elbette hayır.
Yeniden püre haline gelen pirincin üzerine kaseleri boşaltırsın.
Bu sefer başından ayrılmadan karıştıraaaa karıştıra pişirirsin.
Şimdiye kadar hiç yaşamadığın sütlaç faciasını böyle uzun uğraşlar sonucunda başarıyla bitirirsin.
:))))
Gece gece o kaseler yeniden yıkandı, sütlaç bu sefer daha sağlıklı şekilde pay edildi.
Yemeye hazır hale getirildi.
İşte size ibretlik bir sütlaç öyküsü.
Siz siz olun ocakta tencereyi unutup sanal aleme dalmayın...
Ve de
uzun süre pişirmeyip ölçünüzü unutmayın...
***
Bitti mi?
Bu sefer evet bitti...
Nihayet mutfakta nezih bir şekilde soğuyorlar.
Bu fotoğraf mı?
Sadece netten alıntı efenim.
Böyle fırında falan yapmaya kalksam ne hale gelirdi kimbilir.
Şimdilik ben hepinizin adına bir kase yerim iyi geceler...
Erkek istediği kadar eşitlikçi, özgürlükçü olduğunu iddia etsin, ilişkide istediği kadar yardımcı olsun, zihinsel yükü paylaşmakta üşengeç davranıyorsa, bu kişilerin bile kodlarında erkek egemen zihniyetin var olduğu görülmüş oluyor. Yani, bu adam yarın öbür gün sizin başarınızı da kaldıramayabilir yahut "şunu yanlış yapıyorsun şöyle yap", "bu yaptığın çok gereksiz bence yapma" diyerek sizi bol bol “mansplaining”e de maruz bırakabilir. Hiç şaşırmayın yani. https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/08/22/kadinin-zihin-yorgunlugu/
Ben gece kuşunuz Betül sahalara döndüm.
Boncuk da yaparım, blog da yazarım, örgü de örerimmmm...
Cumartesinin Pazara bağlanmasına 4 dakika kala merhaba...
Her şeyin gönlümüzce olduğu mutlu zamanlarımız olsun efenim...
Bir daha açar mı karanfil korkusuz?
Bir daha uçar mı güvercin şehirde?
Yalancı güneşli bir ocak,
Mübarek Cuma gününde...
Gitti cancağızım gitti...
Bitti son İstanbul...
Kaldırımlar zabıt tuttu şahidiz hepimiz,
Her yer tetikti!
Sen de çekip gitme!
Dayan be umudum!
Dön gel, dön gel!
Meydan okur hayat,
Pabuç bırakmaz ölüme,
Dön gel, dön gel!
Bir daha yazar mı kalem kanaya kanaya?
Kağıdı da kan tutar, ağaç değil mi soyu?
Ağla, doyasıya ağla!
Aynı denizde çoğalır yüreğin özsuyu...
Hepimize mutlu, sağlıklı güzel bir Eylül Ayı olsun.
Eylül ün 2 si şu an ama olsun ben bloguma yeni kavuştum...
Fotoğrafımız neden İzmir?
Çünkü geçtiğimiz hafta içi (Çarşamba' dan Cumartesi' ye kadar) İzmir'deydim...
Bu aralar böyle iki - üç - dört günlük gezilerim oluyor.
Yetti mi peki?
Yok pek değil ama bu bile büyük bir değişiklik oldu benim için.
Çok güzel gezebildim, kuzucuumun arkadaşı, Babannesi, Dedesi sağ olsunlar çok güzel fevkalade ağırladılar bizi...
Çok harikaydı her şey...
Tam metroyu, İzban' ı, durakları öğreniyordum ki gün bitti biz kuzucuumla döndük geldik kürkçü dükkanına...
:)
Yolculuk güzeldi otobüs gibi değildi.
Havaalanına ulaşmayı, oradan oraya koşuşturmayı saymazsak 1 saatlik uçuşumuz konforluydu elbette ama bana otobüs yolculuğu daha keyifli, daha romantik geliyor nedense.
"Salak mısın?"dediğini duyar gibiyim sevgili blogum ama ben böyleyim işte rahat batar bana.
Otobüsün camına kafamı vura, vura düşünmek daha güzel geliyor bana napiiim?
***
Asıl ben şeyi yazmak için geçtim blogumun başına.
En son 20 yıl önce gittiğim İzmir' in çok azcık bir bölümünü gezebilmiştim ama bu sefer çocukluğumun hatta onlu yaşlarımın geçtiği sokakları buldum ve o cehennem sıcağında güneşin altında karış karış arşınladım.
Unutmamışım ayaklarım doğrudan götürdü beni oralara...
Çocukluğuma şahit olan evin önünden geçtim.
Evle kendi kendime konuştum biraz da dertleştim...
Buraya açık açık yazacak değilim elbette ne dertleştiğimi.
Hem yazarken ağlarım diye, hem de yerin (pardon bilgisayarın) kulağı var diye...
Ahhhh...
O evi bulduktan sonra içimden beynimden konuşmaya başladım.
"Duvarlarına bakan gözlerim aynı, buraya gelen ayaklarım, bedenim aynı sadece yaşlandım biraz...
Bak ben geldim...
Biliyor musun neler neler oldu geçti sende yaşayan insanlar neler neler yaptı, nerelere savruldu?
Hayatları nasıl değişti?...
Güzel manzaralı, güzel ev seninle ne çok güzel hatıralarımız oldu öyle diy mi?
Sen de değişmişsin aynı değilsin dışını kaplamışlar, balkonlarını boyamışlar...
Şimdi içeride kimler yaşıyor kimbilir...
Çünkü burada yaşayanlar da sattı gittiler seni."
O zamanları hatırladıkça canım yanıyor, içim biraz acıyor.
Çocukluğumun güzel evi seni gördüğüme sevindim.
Ege' nin İncisi İzmir' imizin eskimeyen eski evi inşallah mutlusundur.
Duvarlarında müzik notaları dolaşıp, mutlu kahkaha sesleri yankılanıyordur umarım...
Çünkü bazen insanlar ortamlarını değiştirince mutlu oluyorlar ya işte öyle onların mutsuzlukları seninle ilgili değil sana gelenler, yerleşenler mutludur belki.
***
Neyse ağlama Betül sus bakiyim.
:...........
***
Sezen Aksu' dan
"İzmir' in Kızları..."
Şarkısını bulabildim İzmir diyince Sezen gelir ya aklımıza başka şarkısı yok İzmir' le ilgili...