13 Nisan 2013 Cumartesi


Dünyanın fotoğrafı 3 Euro'ya çekilir mi?

2010’da doğaçlama usulü başlayan bir proje... Bir direğe bağlanan ve hiçbir güvenlik önlemi olmaksızın öylece bırakılan makinalar ile tanımadığımız kişilerin mekanı fotoğraflamaları beklenir... ‘Urban Snapper’ macerasını Gözde Şarlak ile konuştuk.

Gülin Rahvancı
ntvmsnbc

Güncelleme: 16:55 TSİ 04 Ekim. 2012 Perşembe
İSTANBUL - Berlin’de filizlenen, 3 yıla yakın sürede 25 kente yayılan bir projeden bahsediyoruz. Marketten 3 Euro’ya alınan kullan-at fotoğraf makinalarından çıkan ipuçlarını takip ediyoruz. Kamusal alan, fotoğraf ve kişisel deneyimlerin kesiştiği meydandayız...
Urban Snapper, yani ‘Kenti Şipşaklayanlar’ projesinin yaratıcıları Şehir Plancısı ve amatör fotoğrafçı Gözde Şarlak ile İngiliz Mimar Nick Green’in yolları, Berlin’de kesişir. Her gün kullandıkları mekanların diğer kentliler, turistler ve farklı kullanıcıların gözünden nasıl göründüğünü merak ederler. 2010’da doğaçlama usulü başlayan proje bugüne kadar gelir. Seçilen kamusal mekanlarda bir direğe bağlanan ve hiç bir güvenlik önlemi olmaksızın öylece bırakılan makinalar ile tanımadığımız kişilerin o mekanı fotoğraflamaları beklenir. Burada hem o mekanın farklı anlamlarının izi sürülmekte, hem de kentin kullanıcıları arasındaki güven test edilmektedir.
Urban Snapper projesinin çıkış noktası neydi? 
Kişilerin yaşadıkları ya da ilk kez ziyaret ettikleri bir kentin farklı mekanlarını nasıl algıladıklarının, o mekanların kişisel deneyimi nasıl yönlendirdiğinin fotoğraf ile belgelenmesi. Snapper, öznel deneyimleri kullanan bir araştırma aracı.
Projenin fikir babası, Raumlabor Berlin’de birlikte çalıştığım Nick Green. Raumlabor’da yaptığımız projelerde, edilgen kentlileri çevrelerini şekillendirmede daha etkin hale getirmeyi hedefliyoruz. Bunu da esnek, yumuşak, oyuncu bir şekilde uyguluyoruz. Ve en önemlisi, güven olmadan kentlerin varolamayacağını savunuyoruz. Tüm bunlardan yola çıkarak şöyle düşündük: Berlin’de yaşıyoruz. Burası farklı düşünceleri, farklı grupları bir arada barındıran bir metropol. Bu insanlar aynı mekanları kullanıyorlar, ancak kullanımlar, oraya yükledikleri anlamlar çok farklı.
Mesela? 
Mesela, ofisimizin olduğu Schlesische Straße bizler için ofisten çıkıp evimize ya da yemeğe giderken kullandığımız bir transit alan. Fakat, üzerinde Club der Visionaere ve Astra gibi Berlin’in ünlü kültür merkezleri ile birçok bar ve restaurant olduğu için turistler tarafından yoğun olarak kullanılıyor. Bundan yola çıkarak projeyi ilk uyguladığımız mekan bu sokak oldu.
Peki, proje nasıl işliyor? 
Rossmann denen bir marketten 3 Euro’ya bir kullan-at fotoğraf makinası satın aldık. Makinayı sokaktaki bir elektrik direğinin üzerine bağladık ve herhangi bir güvenlik sistemi olmaksızın öylece bıraktık. Makinayı orada bulabilecek miydik? İnsanlar onunla ne yapacaklardı?



Almanya, Berlin - Uruguay, Montevideo


Makinayı bıraktığımız gibi geri bulduk, 24 pozun tümü doldurulmuştu. Filmi banyo ettirdiğimizde, içinden çıkan fotoğraflar bize düşündüğümüz şeyi gösterdi. Biri Astra’da o gün hangi konser olduğunu gösteren tabelayı çekmiş, başka biri köşedeki Portekiz restoranını, diğeri arkadaki bilboardları... Dolayısıyla, o mekanı 360 derece görme fırsatı yakaladık, insanların kendi perspektiflerine göre neyi kaydetmeye değer bulduklarını analiz etmiş olduk.
Berlin’den sonraki adımlarınız ne oldu?

Prag’da yaşayan bir arkadaşımızı ziyarete gittiğimizde, şans eseri yanımızda bir makina vardı. Orada da makinayı bağladığımız yerde bulduk. Arkadaşımızın evi Prag Kalesi’nin tam karşısında. Sonuçlara baktığımızda buranın – tam da tahmin ettiğimiz gibi- sadece turistler tarafından kullanıldığını gördük. İnsanların kendilerini, birbirlerini ya da Kale’ye çıkarken kullandıkları motorsikletleri çekmişler. Örneğin bir çift birbirlerinin elini tutmuş ve onun fotoğrafını çekmiş. Genelde ‘anı fotoğrafçılığı’ söz konusu. Oysa ki orada harika bir manzara var, Kale var. Kimse bulunduğu noktadan bunları farketmemiş. Demek ki burada ‘mekan algısından’ bahsetmek zor. Burası bir meydan ancak insanların çevresini yeterince deneyimleyebileceği şekilde kurgulanmamış; Berlin’deki örnekten farklı olarak, turistler için de yalnızca bir transit alan.


Nick, Londra’da da bir deneme yaptı. Bir gün boyunca South Bank’ta bıraktığı kamera ile tek bir kişi bile etkileşime geçmedi. Bu da Londra’daki hayatın dinamiklerine yönelik önemli bir gösterge.


Londra ve Oxford


2012’nin başlarında şöyle düşündük, Raumlabor çok-uluslu bir ofis. Etrafımızda bunca farklı ülkeden insan varken, neden onlara birer kamera göndermiyoruz da, dünyanın bir fotografını görmüyoruz?
Hangi ülkelere makina gönderildi?
Toplam 25 ülkeye gitti. 8 Avrupa ülkesi, Meksika, Uruguay, Avustralya, Kanada, Japonya, Brezilya, Kazakistan, Hindistan ve diğerleri...



İspanya, Madrid

Amerika’ya gönderdiğimiz 4 makinanın 3’ü çalındı. Çin’e de gönderdik ancak oradaki arkadaşımız siyasal çekinceler nedeniyle makinayı asmaya cesaret edemedi.

Uruguay, Montevideo


Ve ben İstanbul ayağını gerçekleştirdim.
İstanbul’da işler nasıl gitti?
Nisan ayında projeyi Tünel Meydanı’na girişteki Hollanda Konsolosluğu’nun önünde uygulamaya karar verdim. Fakat ben -belki bir önyargı ile- Berlin ve Prag’daki gibi makinayı bırakıp gidemedim. Bağladığımın ikinci dakikasında, çöpçüler makinayı garip bakışlarla incelemeye başladılar. Bununla orada ne yaptığımı sordular. Onu oradan çıkaracaklarını, ya da polisin gelip ilgileneceğini söylediler. Bunun bir öğrenci projesi olduğunu söyleyip, onları zararsız bir iş yaptığımıza ikna ettik.
Aslında burada şöyle bir sorun oluştu: Urban Snapper bir kit’le birlikte geliyor. İnsanları onunla ne yapabileceğinize dair bir nebze yönlendiriyor, bilgilendiriyor. Altında kullanıcıya mesajlar veren bir manifesto var; ‘Çekinme’ yazıyor, örneğin. Fakat bu yazı İngilizce. Ben de ilk başta bunu Türkçe’ye çevirmem gerektiğini akıl edemedim ve makinanın yanında gözcülük yapmak durumunda kaldım. Çok değişik sonuçlar elde ettik. 30 yaşındaki bir turist, 70 yaşındaki bir evsiz, 23 yaşındaki sevgililer, 12 yaşında okula giden bir çocuk, çöpçüsü, polisi, herkes orayı bir nedenle kullanıyor. Biri sokaktan geçen müzisyenin fotoğrafını çekti, öbürü omzunda maymunla gezen bir adamınkini.
Mesela, şehir plancısı olduğunu öğrendiğim genç bir turist, etrafına hiç bakmadan makinanın bağlandığı elektrik direğinin üzerindekii 5 farklı dilde yazılmış kiralık ev ilanını çekti. Onun için, mekanın özelliğini özetleyen öğe, o 5 dilde yazılı ilan idi.


İstanbul


Ortaya çıkan sonuç, İstiklal Caddesi’nin dinamizminin birebir tasviri oldu. Burada yaşayan biri için bu genelgeçer bir bilgi, ancak, projenin farklı ülkelerde de yapıldığı düşünüldüğünde, bizi çok mutlu eden kareler elde ettik.
Mekan seçimlerinde belli bir kriter benimsediniz mi?
Mekan seçimi ilk başta raslantısaldı. Çalıştığımız ofisin önü, arkadaşımızın evinin önü gibi o anda üretilen fikirlerdi. Sonrasında da, makinayı gönderdiğimiz yerlerdeki insanlar, makinayı koyacakları alanı seçmekte özgürdüler. Sonuçta bu kişilerin kendi yaşadığı kente dair bir öngörüsü, örtük bilgisi olduğunu da ön kabul olarak alabiliriz. Amacımız zaten başarılı ya da başarısız bir sonuç elde etmek değil. Önemli olan süreci yakalamak, dünyanın 25 farklı yerinde kamusal alan kullanımını, farklı iklimlerde, farklı kültürlerde günlük hayatın nasıl yaşandığını, çevredeki anıtsal yapılar ya da rutin yapılı çevrenin insan algısını nasıl etkilediğini gözlemlemek...
Tüm kentlerden sonuçlar geldikten sonra, bu veriler nasıl kullanılabilir? Şimdilik 10 kentten gelen fotoğraflar banyo edildi. Diğerleri beklemede... Projenin çıktıları, örneğin Coğrafi Bilgi Sistemleri yardımıyla dijitalleştirilebilir, bir kentteki kamusal alanların, bir sokağın, bir kesişim noktasının, sosyal hayatın kesit analizi yapılabilir Farklı kentsel dokular arasındaki benzerlikler, farklar ortaya konabilir.


Almanya, Karlsruhe -Portekiz, Coimbra


Fotoğraf, kimisi için yalnızca bir resim, kimisi içinse anın yakaladığın bir kanıt. Kent çalışmaları için ise, mekanı anlamak için kullanılan bir araç. Fotoğrafları birebir o mekanın kullanıcılarının çekiyor oluşu ise onların kişisel perspektifleri, orada bulunma süreleri, amaçları gibi bir çok konuda ipucu veriyor.
Bunun yanısıra bu projenin beni en çok heyecanlandıran kısmı, tek bir fotoğraf makinasının kentsel mekanı paylaşanlar arasında çok da alışık olmadıkları bir çeşit iletişim aracı haline gelmesi; iyi işleyen ve içinde bulunmaktan memnun olduğumuz kamusal mekanlarda karşılıklı güvenin hissedildiğinin kanıtlanması...


Portekiz, Averio – Kanada, Vancouver

Urban Snapper’ın meyvelerini ‘urbantoychest.wordpress.com’adresinden görebiliyoruz, gelişmeleri de oradan takip edilebilir. Peki ya başka projeler?
Berlin’de başladığımız başka bir proje daha var, Bu yıl ilki gerçekleşecek olan İstanbul Tasarım Bienal’inde gösterilmek üzere Ekim ayında İstanbul’da olacak. Projenin adı ‘Kopfkino’. Kopf kafa, kino ise sinema anlamına geliyor. Tek bir kelime olarak kullanıldığında ise, kişinin kafasının içinde istemsizce beliren, hayal gücünün yarattığı imgeleri tanımlıyor. Biz bunun provokatif anlamını kullandık. Projenin temel amacı kentlilerin görünür kılınmasıyla ilgiliydi. Obje etrafında olup bitenleri bir kamera ile algılayıp etrafındaki mekana 10 kat büyük bir şekilde yansıtıyor.
Kamusal alanı sahne olarak görüyoruz, kentliler ise bu süreçte baş rolde. Tasarladığımız objenin kontrolü tamamen kullanıcının elinde. Bu şekilde, kentlilerin kamusal alandaki hareketlerini ve rollerini anlamak ve paylaşmak açısından oldukça geniş sınırları olan bir alan tanımlıyor. Objenin gece kullanılır olması ise farkındalık düzeniyi bir adım öteye taşıyor.

Dünyanın En Pahalı Fotoğrafı...

Dünyanın en pahalı fotoğrafı

Alman Andreas Gursky'nin 'Rhein II' isimli fotoğrafı, 4,3 milyon dolara alıcı buldu.



NEW YORK - Alman fotoğraf sanatçısı Andreas Gursky'nin 1999 tarihli bir fotoğrafı, açık artırmada 4,3 milyon dolara satıldı.
Christie's müzayede şirketinin New York'ta düzenlediği açık artırmada satılan 'Rhein II' adlı fotoğrafın, bugüne dek en pahalıya satılan fotoğraf olduğu belirtildi.
Cindy Sherman'ın mayıs ayında 3,8 milyon dolara alıcı bulan 'Adsız' fotoğrafı, en yüksek fiyatlı fotoğraf rekorunu elinde bulunduruyordu.
Gursky'nin satılan fotoğrafının dahil olduğu, Ren Nehri'nin panoramik görüntülerinden oluşan serisi 6 fotoğraftan oluşuyor. Serinin 4 fotoğrafı, önemli müzelerde bulunuyor.

http://www.ntvmsnbc.com/id/25296341/

Hayat Gezince Güzel...

Gitmiş, gezmiş kadar oldum diyelim...

(E malum o kadar leylek görmek için bakmadığım yer kalmadı ama göremedim şimdilik masa başında geziyorum.)


http://video.cnnturk.com/2011/programlar/12/23/hayat-gezince-guzel-izmir-birgide

YouTube Mix'i (oynatma listesi)

YouTube Mix'i (oynatma listesi)

Jülide ÖZÇELİK... Kara Toprak... Aşık Veysel...



İşte tüm yorgunluğu alıveren insanı nerelere nerelere götüren güzel bir müzik...
Dost dost diye nice nicesine sarıldım...
(Bu güzellikle dişimin ağrısı bile geçti. :))))))... Yoksa ilaç mı etkiledi? Neyse...)

Bir Ricam Olacak...:))))))))))))))

Yağmurcum ne olursun toprağa yağ, yola asfalta dağa taşa yağ, nereye istersen oraya yağ ama camlarıma yağma lütfennnn...
Bir de sevgili kuşlar, balkonlarım pencere önlerim emrinize amade yuva dahil, mama dahil her türlü desteği sağlarım ama lütfen yaaa tuvalet yerine de kullanmayın artık...
Bakın rica ediyorum zaten dişim ağrıyor öldüm yorgunluktan bi daha görmiyiiim haaa!!!. :)))))))))))))))))))))

Annemden İnciler:
"Dişim tırnağım döküldü."

Birhan KESKİN' den

İkiye bölünmüş bir bütün gibi yaşadım
Bir yanım öbür yanıma düşman
Sağımda kızgın kumlar gezdirdim 
Solum üşüyor eski bir anıdan...

Birhan Keskin

Birhan KESKİN' den...

"Utanma! ayıp değil ki bu
Bak ben utanıyor muyum?
Kanayana kadar dizlerim, misket oynarken
Hem, unutma herkes birilerinin yarasını taşır uzaklara."

Birhan Keskin

YouTube Mix'i (oynatma listesi)



Ses ve şarkının uyumu çok güzel...

İzel... Anlayamazsın...

12 Nisan 2013 Cuma

Sıradan...


Doğru... Kişi...

Romantizm... :)))))))))))))))))))))


Çok ormantik... :))))))))))))))))))))))))

AK mı KARA mı?...

Bir jip plakası bilmem ne AK bilmem ne...
Gidiş yoluna geliş yönünde park etmiş, trafik altüst mahvolmuş, araçlar adım adım ilerlemeye çalışıyor parkeden kişi camiye Cuma namazını kılmak üzere gitmiş. 
Suçlamak da istemem ama görülmeyecek gibi değildi. Trafik polisleri her şeye çok dikkat ederken bunu neden görmezden gelirler?
Plakanın Aaa ve Kee olması bir ayrıcalık mı veriyor?...
Biz en küçük bir şeyde ceza öderken bu plaka sahibine bulaşılmak mı istenmiyor.
Sinir oldum.

11 Nisan 2013 Perşembe

Rolü artmış. :)))))))))))))))))))))


Ahaaa rolünü artırmışlar. :))))))))))))))))))))))) ;)

YouTube Mix'i (oynatma listesi)

Aaabi Bi El Atsana... :)))))))))))))))))


_YORUMSUZ_


Sevimsiz Bir Durum... :((((((((((((((((((((((


-Anne elim acıyor.
-Naaptın annem, nooldu?
-Yaa dersanede merdivenden çıkarken sendeledim duvara sıkıştı...
-Offf gel bi jelle ovalım, saralım bir şeyle.
-Anne bu kaşındırdı elimi, ateş gibi oldu kızarıyor.
Saat gece yarısı 00:25 Allahım neyle tedavi edicem ben şimdi alerji yapmış ilaç gece gece. 
-Aman yaaa ne biçim elin kolun derin var senin be annem?
Yıka yıka çabuk daha fazla etkilemeden...
Nazar değdi işte ben sana dedim öyle her önüne gelene sınavını falan söyleme diye...
-Ya anneeee...
-Tamam tamam bişi demedim.

Nazan BEKİROĞLU' ndan...


Nil’i ırmağına Leylî’ yi çölüne. Emaneti yerli yerine.
Bileğimdeki yaşam bağı kopmak üzere. Saçlarımın arası kum sızısı, ağzım dilim, gözüm kulağım kum dolu. Yeni yeni anladım bir ırmakta akıyorum zannederken çöl olduğumu. Doğruymuş dara düşenin kendisini çöllere vurduğu ve çölün, ismine açılan yepyeni bir defterde durduğu..................................................

En güzel en derin en mavi en yeşil nehrin üzerindeyim şimdi. Taştan değil gemim savrulmuyorum. Sazdan bir sal üzerinde ışıklar içinde yüzüyorum. Dilim tutulmuş çoktan, yalnızca seyrediyorum. Binlerce yıl kum altında kalmış ol sebepten bozulmamış onca duvar resmi arasında benim de bıraktığım bir resim olmalı, onu arıyorum. Rüyası görülmüş, tabiri birkaç kez yanılmalı olsa da nihayette yapılmış. Şimdi geriye gerçekleşmesi kalmış. O rüyayı görene bu hatıra verilmez mi? Kim bulabilir bundan böyle beni?
....................................
14 Şubat 2010,Pazar


Beynimdeki İnciler:
Çöle dönmüş hayatlar çölü kıskanmış insanlar...
Nesi var nesi yok bir anda kaybedilmiş bir dünyanın dışından bakan gözler.
Çöl üzerine yazılan en güzel yazılardan biri daha...

Ceza, BERTUĞ CEMİL (oynatma listesi)



Hava bu kadar soğuk olmak zorunda mı ki?
Günün anlamına uygun bir şarkı yağmur, yağmur, yağmur, yağmur...

Çaresizzzz...


Off... Dişiiiimm.
 Bugün zor geçeceğe benzer. 
En iyisi biraz uyumak

:)))))))))))))))))))))))

zuhal olcay (oynatma listesi)


Kalbim uzaklarda bilinmez bir yerlerde 
Tarifi kül yeri meçhul 
Müphem bir demde 
Sonsuz topraklar ve gökyüzü sakladılar onu 
Sır oldu gitti bir karanlık seherde 

Rüzgarlar taşıyor kokusunu 
Yakında, duyuyorum nefesini 
Şimdi o sanki kollarımda 
Söylediğim bir ninni 
Öyle yakın, öyle yakıcı, öyle sahi...

Sahte...


Allahım Yarabbim yaaaa...
Bir gün de aklını doğru işlere, insanlığa faydalı işlere kullansa ya bu millet.
Kireç tozundan, laktozdan sahte ilaç yapmak da neyin nesi?
Zeki değil de kurnaz, iş bititrici mi demek lazım ki?
Adamların dediği doğru mu yoksa? Bu ülkenin deniyordu dünden beri de dünyanın deniyor:
Yarısı aptal...

Turkce Jazz (oynatma listesi)

10 Nisan 2013 Çarşamba

odut (oynatma listesi)

Sonucunu Düşünmek Bile İstemiyorum... :))))))))))))))))))


Allahım aklımı sen koru Yarabbim... :))))))))))
Kettle ı ocak üzerine koymak da nereden çıktı.
Üç keredir ocağa götürüp geri dönüyorum. :))))))))))))))))))))

Değer mi???...



Bir insan, size kızmak istiyorsa; 
dünyanın en iyi insanı dahi olsanız bir neden bulabilir.

Aynı şekilde bir insan, sizi affetmek istiyorsa; 
dünyanın en kötü insanı dahi olsanız bir mazeret bulabilir.

Aradaki fark, sizin iyiliğinizle ya da kötülüğünüzle değil, 
karşınızdakinin gözünde ne kadar değerli olduğunuzla ilgilidir...

Erdil YAŞAROĞLU'ndan en tazesinden bir karikatür...:))))))))))))))))

Gömülü resim için kalıcı bağlantı

Torun istiyorum... Ahahahahhaaaa. :)))))))))))))))))

Çabuk Bitenler... Çabuk Tükenenler...


Üzgün, yorgun, umutsuz ve ölümüne mutsuz bir hayatı kim hayal etti de geldin yapıştın üstüme yaaa!!! Bir insanın kaç çeşit hayatı olmalı ki?

Sabah Erken Olduruldu Benim İçin... :))))))))))))))))))))


Saat, 04:30 gibi çalan telefonun sesiyle 
sabah erken olduruldu benim için. 

GSM operatörlerimiz +306 le başlayan, ............35 le biten yurtdışı aramasına hiç bir çare bulamadılar nedense engelleyemiyorlar bir türlü.
Telefonum kibardır önce çok hafif çalar sonra sesi gürleşir Allahtan 1 kere çalınca sesi kısık çıktı. 
Ama insanın aklına neler neler geliyor. 
Birine bişey mi oldu yoksa?  Gece gece hayrolsun. 
Zaten kalkacaktım 05:00 civarı da yarım saat yarım saattir uyusaydım iyiydi.

Bu 1 kere çaldırıp kapatma arayanlar için nasıl bir fayda sağlıyorsa anlamadım gitti. 
Kesin oh uykusunu kaçırdık ya demişlerdir.

Neyse konumuza dönelim o bir kere çalış bile yetti uykunun en güzel yerini sona erdirmeye...
Tam da rüya görüyordum yaaa. Ne görüyordum acaba? Hatırlamıyorum da. Ettiğinizi bulun emi. Belki uykuma devam etsem hatırlardım uyanınca...

Önceki gece gördüğüm rüyam ilginçti ama...
-nereden estiyse- Yavuz Bingöl le yolculuk yaparken yeni demlenmiş özbek pilavı ikram ediyordum.:)))))))))))))) Hahahahahaaaaa...
Yalnız içindeki kavurmaların bir kısmı kızarmış balık oluyordu. Iyyyyy. Duysa Yavuz Bingöl de tiksinir kesin. :))))))))))))))))) Rüya işte. Yavuz Bingöl ne alaka, balığa dönüşen pişmiş kavurma ne alaka? :))))))))))))))) 
Tabağa - havuç sevmezmiş Yavuz Bingöl- havuçlarını seçip dolduruyordum.
Kesin ruh dünyamı bi düzene koymalıyım bu nasıl bişeyse böyle mis gibi kavurma oldu mu sana kızarmış balık. :))))))))))))))))))))))))) 
Hani insanın tiksinmesi işten bile değil.

Ama bir diğer yandan da sevindim bu +306 lı numaranın arayışına kötü bir haber almadığım için şükrettim...

9 Nisan 2013 Salı

Nazan BEKİROĞLU' ndan... Kar Manzarası...


“KAR MANZARASI”
İki türlü “kar manzarası” var, biri diğerine uymayan. Hayat karşısında biz farklı iki kişi olduğumuz için değil ama. Aynı biz karşısında, iki hayat olduğundan. Biri şiir kılar bizi, biri hakikat. Biri nergis kokar, öbürü hayat.
Hayatın bizi şiir kılan yüzünde camlara yağmur damlaları dokunur önce. Sulusepken üzerine açılan bir paragrafla bir kış romanı başlar uzaklarda. Derken ilk kar taneleri dökülmeye baş­lar gök yüzünden. Yaldızlı ve mutlu bir yılbaşı kartı karesinde ka­labalık caddeler, ışıklı mağazalar, insanlar, mutlu kış akşamları.
Petersburg’da, Beyaz Geceler’de, bir köprünün üzerinde hâlâ Nastenka. Kışlık Saray’ın çevresinde uzanan sayısız parklarda ağaçlar tenha. Akşam istasyonlarında siyah gözlü, beyaz tenli, kürk başlıklı kadınlar. Eteklerinde dağ yamaçlarından toplanmış bir avuç kar.Ya içerisi? Çini bir sobanın üzerinde porselen çaydanlıkta ve incecik bir sesle kaynar portakal çiçeği kokulu çay. Cam vazola­ra yerleştirilmiş mahmur nergislerin masumluğu kış ikindisi oda­larda şiiri ve edebiyatı kışkırtır. Bir buğulu pencere. Şimdi kar gönlünce yağabilir.
İçimizdeki asıl mutluluk mitosunu ise, “lapa lapa” yağan ka­rın ikaz ettiği soğuk ile “sıcacık” odanın tenakuzunda, emniyet altına alınmış tarafta olduğunu bilmenin bilinci oluşturur.Bu mutluluğu bozabilecek tek şey vardır. O da, emniyet al­tında olmayanların varlığını bilme duygusu. Ama kar aydınlığı gönlümüze ışık salarken, bu emniyetten mahrum olanların varlığını hiç bilmemek, ya da daha iyisi bu emniyetten mahrum olan­ların var olmadığını bilmek, mitosun bozulmaması için yeterli bir bilgidir. Bir kar masalı daima kendine mahsus güzelliğin refaka­tinde, kartpostal derinliğinde durur.
Buraya kadar anlatılanlar bir kar masalına dair epizotlardır ve her masal gibi onlar da masallardır.
Oysa hayat iki yüzlü ve bilmemek, varlığı engellemiyor.
Tanpınar haklı, “Tek insanın dahi acı çektiği yerde” bütün insanlara söylenecek kadar söz var. Sınıfında ve okulunda olma­sı gerekirken çadır tutturmakla uğraşıveren öğretmenin yüzünde tükenmemeye çalışan ümit. Sınıfında ve okulunda olması gere­kirken çadırında ateşi yükselen çocuğun ve onun ne yapacağını bilemeyen annesinin yüzünde tükenen ümit. Kendisine ümit bağlayanların ümitlerinin tükendiğini gören babanın yüzünde tü­kenen ümit. Acının bedeni aşıp ruha değdiği yerde, ne kadar ya­kın insanın kıyameti.
Bütün bu hayat manzaraları, “edebî” eser olarak sözcüklere dökülürken, bir imaj sağanağının sığınağına iltica edilmezse eğer, en usta edibin kaleminde dahi sıradanlaşıyor. Ama bir imaj sağa­nağının sığınağına iltica edilirse bu kez şiirleşiyor. Ve bu kez ha­yat, hayat olmaktan çıkıyor. Çünkü ıztırabın sesi varsa ıztırap, sözcük ıztıraba yetmiyor. Acının aynaya düşen görüntüsü acıya müsavi değil.
Ne kadar gerçeklik iddiasında ve ne kadar gerçekçilik iddi­asında olursa olsun, neticede her türlü eylem ve keyfiyetin ancak sözcük biçiminde belirmeye yazgılı olduğu “edebiyat”. Hangi fa­ciayı anlatırsa anlatsın içimizde ürperttiği ilk duygu hayranlık. Hiçbir mama mucidinin adını tarihlerin yazmadığı ve hiçbir soba yapımcısının adını Shakespeare’in adıyla birlikte yazmayı, kimse­nin, aklına getirmediği bir yerde, kanın kokusu gibi üşümenin ve hasta bir bebek ağlamasının da “edebiyat”a yansıyan görüntüsü illüzyonist bir izdüşümden ibaret. Masallar mağrur ve münezzeh.
Şimdi kar, 1999 Kasım’ının yirmili günleri, ülkemde bir kar masalı filan değil. Dostlukların ölçüsü “karlı bir gece vakti bir dos­tu uyandırmak “tan (1. Özel) ve uyandırılmaktan geçmiyor. Ya da kentin sokaklarını, turuncu sis lâmbalarının buğusunda, şairler ve aşıklar boydan boya geçmiyor. Çünkü yollar artık “iki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar dar”. Dar Kapı. Kapılar dar iyice. Ça­dırlar dar. Ve ince. Ve masal gemileri terk içinde seyrediyor.
Şimdi kar kelâmın tükendiği yer. Bir parmak ileri geçince yanılan o yer. Bir âh yeri ki hararetinde yanıp kül olur insan. Bu yüzden mevsimin ilk karı hayat kadar iki yüzlü. Ve bu iki yüz ar­kadan gelecek çok yüzlerin de muhbiri, ilk karın aydınlığı acının karanlık çehresi, ilk karın aydınlığı artık unutulması gereken pe­ri masalı. Kim saracak acıyan yerleri? Dayan ey kalbim dayan.
Bu yüzden bu yazı hayatla edebiyatın tam birbirinden koptu­ğu yerde yazılıyor. Ve şimdi kar, hayatın kar yağan yüzünde bun­dan böyle kendi yazdıklarının kötü bir taklidini yapmaktan öte­ye geçemeyecek yazarın yazabileceği yegâne hikâye.

Üşüyorum...

Sadece üşüyorum...

"Sıcak bol naneli bi tavuk suyuna çorba, ardından bi ağrı kesici-ateş düşürücü, sonrasında da sıcacık çay, bi hırka, çorap ve bir de battaniye..."

Yağmur istediğin kadar yağ, soğuk istediğin kadar soğut havayı canımı yakamazsın her üşüyüşte, tökezleyişte,  olduğu gibi ben yine toparlarım kendimi... 

sezen aksu (oynatma listesi)

GOKSEL BAKTAGIR (oynatma listesi)

Haberiniz Olsun...:))))))

Metrobüsler biliyor musunuz? Halk otobüsü ve minibüs şöförleri sizi hiç sevmiyor... Hatta nefret ediyorlar...
Benden duymuş olmayın ama "-Bunlar da bela oldu başımıza!!!" dediler...

:))))))))))))))))))))))))))))))

Sanırım kıskanıyorlar,büyüklüğünüzü, yeniliğinizi, gürültüsüz ve çevreci oluşunuzu... =)))))) 

Yalnız o birbuçuk kişilik koltuklarınızı anlamadım gitti. Oturuyorsunuz başınıza dikilen yiycek gibi bakıyor:
"Biraz sıkış ben de ilişeyim şuraya dokuz evin bi tanesi gibi oturmuşsun" diyor sanki
Hayır bir kişi dolduramıyor iki kişi sığamıyor hangi göz baktı da aldıysa sizi. Bir de koltuklar çok yüksek yüksek konmuş, kuş tünemiş gibi oluyorsunuz. :)))))))))))) 
Bize de yaranılmaz dii mi? Neyse neticede temiz, kaliteli ve sessizsiniz o yetiyor varsın baksınlar yanımızdaki boşluğa.

Kot Yakışmış. Şapkası Saçları...:))))))))))


Eğitim Şart... :))))))))))))))


Yorgun...



En çok da 3 şey yorar insanı; 
Affetmek, 
İçi yanarken susmak
ve olmayacağını bildiği halde hayal kurmak. [C.Palahniuk]

Beynimden İnciler:
Gerçekten ölümüne yorgunum... Hem de çok yorgun...

Yaşaya yaşaya Efendim...

-Bunu bana yapamaz O da, ben de bu kadarını hak etmedik 
Neden Alfred  bana bunu nasıl yapar? Hak ettim mi ben şimdi?
-Hayır neden hep farklı düşünüyorsun? Gayet rahat olmalısın oysa.
Bunları düşünme lütfen kimse hak ettiğini yaşamıyor 
sorsan kimse memnun değil hayatından...
-Alfred senin bu kadar karmaşık düşüncelerin nasıl oluştu?
-Yaşaya yaşaya Efendim... Yaşaya yaşaya...

Alfred' in Hikayesi...

Alıntıdır.

8 Nisan 2013 Pazartesi

Gelmesin Dedik Geliyor... Yaşamak Böyle Bir şey Galiba...


OLGUNLAŞMAK...
Artık eskisi gibi her hafta sonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.
İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.
Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık.
Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.
İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.
Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken.
Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine.
Kestirmeleri de öğrendim gide gele.
Boş geçen her saniye değerli artık.
Daha yapılacak çok şey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim.
Gerektiğinde 'HAYIR' demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.
Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum.
Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor..
Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.
Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum.
Ayıp, günah yada ne derler korkuları çoktan geride kaldı.
İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor.
Yasamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.
Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yasadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.
İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.
Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok ise yarıyor. Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.
~Can Dündar~

Köşe Yazısı: / Biz bölünemeyiz - Gazete Oku

Köşe Yazısı: / Biz bölünemeyiz - Gazete Oku

Pazartesi Günlerini Seviyorum... :)))))))))))))))


YouTube Mix'i (oynatma listesi)